ANIKOLIK

  • Arşiv
  • RSS
Neville’s childhood had been blighted by Voldemort just as much as Harry’s had, but Neville had no idea how close he had come to having Harry’s destiny. The prophecy could have referred to either of them, yet, for his own inscrutable reasons, Voldemort had chosen to believe that Harry was the one meant.
Had Voldemort chosen Neville, it would be Neville sitting opposite Harry bearing the lightning-shaped scar and the weight of the prophecy… or would it? Would Neville’s mother have died to save him, as Lily had died for Harry? Surely she would… But what if she had been unable to stand between her son and Voldemort? Would there then have been no “chosen one” at all? An empty seat where Neville now sat and a scarless Harry who would have been kissed good-bye by his own mother, not Ron’s?
  • 1 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

isimsiz

Seni görmeye ilk geldiğimde o eski püskü kocaman dev beyaz ayı daha atılmamıştı. Koyun Dolly hayatının baharında bi klona sahip olmuştu. Olmuştu diyorum da benim o zaman dünyadan haberim yok. Leydi Diana ölmüştü ama onu hatırlıyorum, annem çok ağlamıştı. Annem bi de Zeki Müren öldüğünde çok ağlamıştı, benim tabi gene haberim yok zeki müren kim falan, anneme kızmıştım benle ilgilenmiyor diye. Neyse, çantamda otlu peynir falan da yoktu, ama gidiyorduk bakalım.

Dünyadan  haberim yokken seni ilk gördüğüm anı hatırlamamı isteme benden rica ederim. İstersen, sana ilk aşık olduğum anı anlatayım.

Gene annemle kaç yaşım bilmem, sana gelmiştik, Benim ısrarımla gittiğimiz İstanbul Modern’den çıkmış geze geze yolumuzu arıyorduk, O gün hava çok kapalıydı, her yer kül rengi griydi, yukarı bakıyordum, bütün griliğin arasında Nusretiye Camii’nin kubbesindeki altın yaldızlı süsler parlıyordu. İşte o andır.

O gün ve daha sonraki zamanlar ne zaman yanına gelsem ciğerlerim daha önce tatmadığım bir heyecanla, ama en çok gizemle doluyordu. Sanki göz kırpıştırıyodun ama yüzünü göstermiyodun. Sanki milyon parçalık bi koleksiyondan 3-5 gösteriyodun, devamı için “hadi gelsene” diyordun. Açıkçası az sürtük değildin. Hala da değilsin.

Sonunda yıllar sonra seninle bi ilişkiye başladığımızda, o gizemi, o büyüyü yitirdiğini düşünmüştüm. Sen artık benim planlar yapıp hazırlanıp geldiğim, kısıtlı zamanda kaşık kaşık tüketmeye çalıştığım değildin, sen artık benim günlük hayatımdın. Sadece heyecanla ve özel şeylerle dolu dolu bir kaç gün geçirmiyorduk, ben artık markete de gidiyordum. Gittiğimde diş macunu, yoğurt falan da alıyordum. Evlenmiştik.

Bana sorarsan evlilik aşkı hep öldürür derdim, ama yanılmışım. Seninle kavgalar da ettik ama ben seni sevmeyi hiç bırakamadım. Hiç masum değilsin,  herkese mavi boncuk dağıtmaktan geri kalmadın hiç, herkese umut verip gönlünü eyledin, işven, cilven, bi bitmedi, ama biz seni böyle sevdik.

Sevenin çok, o yüzden eskiden haddimi aşmak istemezdim. Nice on yıllarını senle geçirmiş olanların yanında, seninle doğmuşların yanında,  onu en çok ben sevebilirim diye ukalalık etmek istemedim ilk başta. Uğruna ne şiirler ne şarkılar ne kitaplar yazılmış, ne filmler çekilmiş, ne laflar edilmişti, ben kimdim ki.

Artık herkes bu ülkeyi terk etmek istiyor. Eski solcu anne babalar yorgun, yeni ebeveynler çocukları için endişeli, üniversiteli gençler “burda yaşanır mı yaa”cı, zaten gitmiş olanlar dönmemeye hevesli, hepsi de haklı.  Bazen kocaman bi gemiye binip gidecekler buralardan gibi, ben de geriden el sallayacağım sanki.

Düşün ki bir seveni işkenceyle sorgulasınlar, sevdiğini teslim etmesi için, ama bunu epik bir romantizm içinde düşün, biraz masalla harmanla, biraz ucuzluk kat. İşte ben de o aşığın yapacağı gibi seni asla terkedemem.

Uzun yıllar geçmedi belki ama artık diğerlerinin sana olan sevgisini ciddiye almadan ve yüzde yüz emin olarak söyleyebilirim ki, seni benden daha fazla kimse seviyor olamaz;
İstanbul.

  • 2 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Şekerim Çıktı

O zamanlar pileli etek falan giyiyordum. Eteğin karelerini boyayarak adımızı ya da sevdiceğimizin baş harfini işliyorduk. Sevdicek ya da işlemek kelimelerini kaldırabilcek nostaljiye sahip miydi? Nostaljinin birimi tesla mıydı? orasını bilemem. De, o kadar eskiydi. Yeni dünyadaki kardeşlerimizin bi lafı vardır, “feels like a lifetime ago” aynen öyle. 

Ne olsam diye çok düşünmüştük hepimiz de şimdi bakınca hiç de düşünmemişiz diyorum. Bu yazıyı yazarken daha çok düşündüm. Eminim çayına hep 2 şeker atan, ama o sabah aynada kendine bakıp bu ne lan kesin diyete giriyorum!!!! diyip bi gazla gideceği yere giden sonra da hadi kilo yapmasın diye 1 şeker mi atsam acaba diye küçük hesapların peşine düşen arkadaşlar da bundan daha fazla kafa yormadılar. Ben madem sanatı da bilimi de seviyorum ne yardan ne serden geçebilcem, bari mimar olayım dedim. Onlar da mühendis olcam da öyle makina falan olmaz, endüstri olsun dediler. +/- tablosu yapmak istesek elimizde yeterli veri yoktu. Azcık fikir edinelim diye istediğimiz bölümlerde okuyan arkadaşlara soruyorduk. Biri de çıkıp gelme oğlum bok gibin demiyordu. Hepsi sevmediği bölümlerini yüzümüze baka baka övüyolardı. Sonra ben okurken dedim ama, gelmeyin dedim. Orası ayrı. sonuç olarak kimsenin bi sik bilme ihtimali yoktu. Hepimiz kumarbaz olmuştuk. 

O zamanlar kafalarda deli sorular vardı. Ben de ben acaba bunun için yeterince yaratıcı mıyım ulan dedim. Aldığım bazı cevaplar:

  • Annem ve babam: İstersen her şeyi yaparsın
  • Bazı yabancılar: Yaratıcılık sonradan gelişir yeae
  • Bazı mimarlar: en ufak fikri yok

E iyi madem sonradan gelişiyormuş dedim biraz rahatladım falan. Ben hep yaratıcılık bir gün sıcaktan buzluğu açıp donmuş kıymaya bakarak beklediğim anlardan birinde falan gelicek, sonra bi gün gene gelicek, bir kaç buluşmadan sonra ten uyumumuz da olursa gelip sık sık bizde kalıcak, geceleri yorganımın açıkta kalan kısmını kapatıcak sanıyodum, hiç gelmedi.

Bunlardan bikaç sene sonra dışardan ekstrem görünen koşullar altında, son derece standart bir hayat sürüyor, gene çayımı içiyor pilavımı kaşıklıyor, geçinip gidiyordum. Bi akşam baktım yaratıcı değilmişim. O orospu hep bekletmiş beni. Bahaneler uyduruyordum. Suçu orospuya atıyordum. Tavaya atıyordum. ota boka, yaratamamaya, pişirememeye, sıkılmaya bahanem vardı. Yaşamaya bahanem vardı. İtirazım yoktu, mazeretim de yoktu, diyecek lafım yoktu, ama bahanem çoktu. Kafiyeler uydurarak kendimi tatmin etmeye çalışıyordum. Canım müthiş sıkılmıştı. Adeta tadım tuzum kaçmıştı. Kalkıp gitar çalmak istedim ama herkes uyuyordu. Bahanem hazırdı.

Aynada kendime bakıp yarın yaratıcı olucam!!! diyebilmek istedim. Ama diyet gibi değildi mübarek. Zaten diyete de giremedim. Çünkü açken ben, ben değildim. 

Resmen çoluğumun çocuğumun rızkını kumarda yemiştim. 

  • 3 ay önce
  • 1
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+
Anılar torbasından rasgele çeksem güzel bi tane.Seninle olanından mesela.Bildiğimiz halde anlatıp gülsek birbirimize.Sonra pat diye sarılıp şrak diye öpsen beni.Bir anıda sen eklesen poşetime.”kalbimin sesiydi bu seni ilk gördüğümde yankılanan.Seninle karşılıklı ansızdık henüz.Ben tek poşet taşımaz abla bi tane daha uzat sen dedim.Al sana bir anı…Kasiyer olmak istemediğini biliyorum.Bu savaş bitsin o işi bırakıcaksın….
feyyaz 
  • 3 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Dizdize Gönülgönüle 40 adam

feyyazyigit:

Ahlak masasını kafamla ikiye bölmüş,vicdan bayırında nefes nefese kalmıştım.Köylülerin kol kola girip dönerek dans ettiği sıkıcı bir avrupa gecesiydi.Saçımdan başımdan akıyordu avrupa.Tutamıyordum.

Köylüler salaktı…

  • 3 ay önce > feyyazyigit
  • 6
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Özlemek

İnsanlar ikiye ayrılır demiycem ama bi özlemek duygusuna “sikeyim böyle işi” diyen var, bi de tuhaf bi zevk alan bizler. Özlemin türleri şunlardır da demiycem, çiğköfteye olan özlem hissiyle anneye duyulan, o küçük bara duyulan, başka insanlara duyulan özlem hissi bambaşka. Sadece şunu söyleyebilirim ki, az özlemek ve çok özlemek diye bir şey kesinlikle yok. Ya özlersin, ya da yok.

Bunu anlamak için insanın uzun süre, geberircesine özlemesi lazım. Eksi bilmem kaç derece soğukta saatlerce durduktan sonra ılık da sıcak, sıcak da sıcaktır ya, bu da öyle işte. Başta herkesi, her şeyi çok özlüyorsun, bana öyle olmuştu en azından. Herkesi özledim, herkese seni özledim dedim.

Bugün artık baktığımda bi avuç kişi dışındakilerin solduğunu, onlar soldukça da bu bi avuç kişinin içiçe geçmiş dandik ‘koyu kare-açık kare’ ilüzyonundaki gibi daha da parladığını görüyorum. Başka her şey unutuldukça, bu bi kaç kişi sanki bi fanusla yanımda taşıdığım sanal bi evrende her gün bi parça gerçeklik kazanıyor. 

Özlemek, hani şu bebeklerin şekilleri öğrendiği tahta bloklu oyuncaklara benziyor. aynı şekilli bloğu aynı tahtaya oturtuyosun ya, o. İşte içinin bi parçasını sonra oraya koymak üzre çıkarıp, birine “ya şunu bi tut” diye verip gidiyosun. Tekrar geldiğinde aynı parçayı aynı yere oturtabiliyosun, ama asla hiç çıkarılmamış, bölünmemiş hali gibi olmuyor. Zaten o yüzden o parçayı tutsun diye verdiklerin hep içine sokup hiç bölünmemiş haline kaynaştırmak istediklerin oluyor. 

Özlemek ince delikli, uzun süreçli bi elek gibi. Eleğin üstündekileri alıp öncekinden daha güzel saklamak istersin. Geri dönüp parçalarını toplamak istersin. Az özlemek diye bişey olmaz bence, 1500 kişiyi az değil 3-5 kişiyi hayvanlar gibi özlersin. Ve bütün dünyaya “hiç bi şey umrumda değil, sizin yanımda olmadığınız bi yerde yaşamak istemem” diye bağırasın gelir.

Özlemekle ilgili bütün metaforlar içiçe geçmekle, geçirmekle bağlantılı. İçiçe geçmek, bütün olmak, parçalarımı toplamak istiyorum.

  • 3 ay önce
  • 1
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

bilginege: ÖZGÜRLÜK

ikibaslidev:

Özgürlükle alakalı ne var ne yok her şeyi düşünmek istedim bugün . Çok farklı açılardan baktım “özgürlük ” durumuna .

Özgürlük soyunabilmektir. Sadece fiziksel anlamda değil biriyle beraberken bütün kıyafetlerinizi cıkarabilmek , çırılçıplak kalabilmektir.

Bir heykeldir. Meşalenin 7 ucu…

  • 3 ay önce > ikibaslidev
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Lunapark, üzgünüm

Bazen popüler bişeyi sevince kimse sizin kadar sevemez sanardınız ya, emindiniz hani. 1milyon kişi de sevse kimse benim gibi sevemez abi derdiniz ya içinizden.

Kısa bir hikayem var. İliklerine, kemiklerinin içine, hücre duvarlarına; arsızca, sorgusuz sualsizce, kapıyı çalmadan, izin istemeden, özür dilemeden, işgal eder gibi nüfuzlanmış bir İstanbul aşkıyla dünyanın başka noktalarına tutunmaya çalışan bir zavallıydı o.


Kimse onun kadar sevemezdi.

  • 4 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+
yerim lan :D
1000drawings:

Feel afraid
View Separately

yerim lan :D

1000drawings:

Feel afraid

  • 4 ay önce > 1000drawings
  • 1396
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+

Voltran

Gecenin 5buçuğuydu ve hangi gecenin kaçı olursa olsun kabul edileceğim tek yer vardı. Yalnız, üzgün, korkmuş, hayalkırıklığına uğramıştım, ama ne durumda olursam olacağım en çok orda sevileceğim tek yer vardı. Biz böyle yaşamaya 5 kişi, alışmıştık, ve hepimizin ev dediğinde kastettiği tek yer vardı. 

Ne kadar harap olursam olayım bir şekilde avunup güldürülebileceğim yerdi.

Ne hata yapmışsam yapayım gecenin 5 buçuğunda gittiğimde bunun üstüne konuşmamız gerekmezdi; tek gereken 3ünün uyanması ve 4ümüzün tek kişilik bir yatakta 2 saat boyunca inatla beraber yatmaya çalışmamız, bunu yaparken kahkahalarla gülmemiz, her şeyi unutmamız ve başımızdan neler geçti’yi düşünüp mutlu olmaya çalışmamız vardı.

Bazı şeylerle tek başıma yüzleşmek zorunda kalacağım “uzaklar”a gitmeme saatler kala ben korku içinde olsam da, nerde olursam olayım, kimle olursam olayım, asla orda olmaktan daha mutlu olamayacağım ve dönme hayaliyle yandığım bi yuva vardı.

Dış dünyayla kendi ‘özelgüç’leriyle savaşan ama tehlike anında 90x190’da uyumaya çalışıp voltranı oluşturan 5 süperkahraman vardı.

Ne kadar iğrenç çıkarsak çıkalım belki de en önemli gecelerimden birine kanıt olan o fotoğraflara bakıp biraz olsun yanımda hissettiklerimin yaşadıkları tek bi yer, o ev vardı.

Ne bozulursa bozulsun, bozulmayacak tek şeydi. Hep de öyle olacak.
 

image

image 

  • 6 ay önce
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
Share

Kısa URL

TwitterFacebookPinterestGoogle+
6 sayfadan 1. sayfa
← Daha yeni • Daha eski →

Hakkında

Bi anıkoliğin şimdiki zamanı. gibi.
  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Mobil
Effector Theme by Pixel Union